Bu Blogda Ara

Translate-Up=Lisan Çevirici

Welcome To My Blog - Yazı Köşeme Hoş Geldiniz!

Bu yazı köşemde yayımladığım yazılrı "Anonim, Alıntı Ve Kendime Ait" Olmak Üzere Neşredilmekte Olup, Siz Sayın Okurlarıma Kendi Deyimimle "Bilelim, Bildirelim, Bilgilendirelim" Saygılar Sunarım.

4 Mayıs 2006 Perşembe

Unutulmuş Bir Etnik Cemaat: Türkiye'li Sabetaycılar......


"Unutulmuş Bir Etnik Cemaat: Türkiye'li Sabetaycılar......"


Tarihte yasanmis bazi öyle olaylar vardir ki etkileri sadece yasandiklari dönemle sinirli kalmamis çok uzunca bir süre devam ederek pek çok baska olaya da kaynaklik etmistir. Sabetaycilik veya bilimsel literatürde genel olarak kullanilan sekliyle "Dönmelik" hareketi de bunlardan biridir. Fakat bu hareket ne yazik ki o kadar fazla etkili olmustur ki, yasandigi dönem sonrasindan günümüze kadar süren etkileri modern Türkiye'nin tarihinde belirleyici olmustur.

Belki de sirf bu sebeple arastirilmamasi konusunda daima baskilar olmus, kapatilmasi ve konusulmamasi için özel bir çaba sarfedilmistir. Konuyu arastiran kisiler daima engellenmis, Türkiye tarihini arastiran söhret sahibi bilimadamlari dahi savunduklari bilimsel arastirma ilkelerinin disina çikarak konuyu görmezden gelmislerdir. Bu yazi Türkiye'nin bu çok önemli hareketini ve bu harekete bagli olarak dogan ve hala devam eden cemaatlerin tarihini konu edinmistir. Yahudi dinsel sistemi iki ana düsünce üzerinde gelismistir. Ilki "Torah-Talmud" ekolü, ikincisi ise "Torah-Kabbala" ekolüdür. Musa'ya (Mose) Sina'da indigine inanilan ve Türkçe'de Tevrat olarak bilinen kutsal metinlerin aslinda Musa'ya verilen kismi bes tanedir ve buna "Torah" denmektedir. Fakat daha sonra gelen peygamberlerin yorumlamalarina dayali olan diger kitaplar da vardir ki, bunlar "Neviim" ve "Ketuvim" olarak taninirlar ve Torah ile beraber bunlara "Tanah" (Tevrat=Ahd-i Atik) denilmektedir. Bu kutsal metinlerin yorumlanmalari ve günlük hayata geçirilmeleri konusu daima bazi tartismalara yolaçmistir. Iste bu dönemde "Talmud" ortaya çikar. Talmud hahamlarin Tevrat yorumlaridir ve ortodoks Yahudiligin temelini teskil eden bir kaynaktir. Oysa daha sonralari Ispanya Diasporasi'nda (altin çag) ortaya çikan bir diger anonim kaynak daha vardir ki bu da "Kabbala"dir. Kabbala tamamen mistik Yahudiligin bir kaynagidir ve kaynaklari konusunda hala tartismalar vardir, dini pratiklerdeki yeri konusu da çok açik degildir. Yahudiler genel olarak Kabbala'nin gizemli ve çekici dünyasindan etkilenmislerse de genelde korkuyla yaklastiklari da bir gerçektir. Bugünkü Israil dinî otoritelerinin de Kabbalizme karsi çok sempati tasidiklari söylenemez. Talmud'un ve Kabbala'nin Torah'a karsi bakislari çok farkli olmustur. Talmudist yaklasim Torah'i bir yasaklamalar bütünü olarak ele alip, Tanrinin insanlari cezalandiran kurallar koyan bir güç oldugundan hareket etmektedir. Talmudistler Tanah'a dayanarak çikardiklari "Mitzvotlar" (uyulmasi gerekli kurallar) yoluyla insan hayatini sinirlandirmaktadirlar. Onlara göre insan bu dünyaya bir sinav vermek için gelmistir ve tamamen Tanrinin gücü karsisinda oldugunu bilerek hareket etmelidir. Bu görüs ve siki kurallar altinda bes bin yil boyunca ezilen Yahudi bireyi gettosunda tamamen dis dünyaya kapali ve gizlilik içinde yasamaya baslamistir. Oysa Kabbala Talmud'dan bu yönüyle ayrilmaktadir. Kabbala Tanriyi bir enerji olarak algilar ve insanin yaptigi eylemlerin negatif veya pozitif enerjinin bir parçasi olduguna inanir. Kabbalist, Tanriyi ceza veren ve kurallar koyan biri olarak degil, aksine insani özgür birakan fakat kötülüklere karsi ona "tavsiyelerde" bulunan bir koruyucu olarak algilamaktadir. Insanin Tanriya yakarislari (dua) Talmudçulukta oldugu gibi bir ödev degil, aksine insani rahatlatan bir eylem olarak benimsenir. Tanridan korkan insan O'nu nasil sever sorusunu "arkadasini kendin gibi sev" felsefesiyle özdes kilan Kabbalistler Tanriya ulasmaya, "Adam Kadmon" (üstün insan) olmaya gayret etmektedirler. Talmud'un sinirci ve kuralci yaklasimina karsi Kabbala tamamen serbest birakmaktadir bireyi. Iste bin yillar boyunca ortodokslar ile Kabbalistler arasindaki temel sorun burada yatmistir. Fakat Yahudiligin kendine özgü dekoru içinde bu iki zit düsünce çatismamaya gayret etmis, birbirini dislamamaya çalismis, Talmudistler Kabbalistleri daima ihtiyatla fakat reddetmeden izlemislerdir. Ancak çogu kez yorumlarinda da Kabbala'daki kelime-sayi baglantilarini kullanmaktan da kaçinmamislardir. Bu iki düsüncenin belki de en temel ortak noktalarindan biri mesih inanci olmustur.

Talmudistler direkt olarak Torah'ta olmamasina karsin, ayetlere verilen birtakim anlamlar ile Kabbala kaynakli olan mesihî düsünceyi kabul etmislerdir. Kabbala ise kurtulusu tamamaen mesih üzerine odaklamistir. Luria'nin teorileri ile mesihçilik adeta bir öngörü haline gelmistir. O kadar ki, sayisal hesaplamalar ve yöntemler hep mesihin gelis tarihi üzerine yogunlasmistir. Daniel ve Isaya'daki ayetler gizemli bir yöntemle sorgulanmis ve kurtulus tarihi belirginlestirmeye çalisilmistir. Fakat bu çabalar ortodokslarin kati kurallarina karsi illegal olarak yapilagelmistir. Kabbala her zaman gizlidir, gerek sözlü olan kisim ve gerekse "Zohar"a ve "Sefer Yetzirah"a dayali olan bölümler her zaman gizli bir atmosferde incelenmistir. Kabbalist, Tanrisal gücü kesfetmek için dinsel kurallara uymak gerekliligine inanmakta ve eger bunlari yapmadan Kabbala yaparsa felâketler yasanacagina inanmaktadir. Bu o kadar büyük bir gizdir ki halâ binlerce yillik metinler sadece sözlü olarak Zfat'ta veya Galil'de (Israil) tarikat üyeleri arasinda dis dünyaya kapali olarak tartisilmaktadir. Talmud ve Kabbala'nin rekabeti XVI. yüz yil sonrasinda doruga çikar. Zfat'a Polonya'dan gelen Rav Izak Luria Askenazi bu kentte kurdugu Kabalistik egitim veren kolejiyle bir akimin baslaticisi olur. "Zfat Aslanlari" olarak kendilerini tanitan bu grup mesihî kurtulus doktrinini temel alarak dini bir takim sonuçlara ulasirlar. "Tzimzum" (büzülme), "Tikun" (tamirat, kurtulus) kavramlari burada önem kazanmaktadir. Luria yaratilisi bir kirilma teorisi ile özetlemektedir ve tamirat ancak mesihin gelisiyle olacaktir demektedir. Bu bekleyis tüm Yahudi cemaatlerinde hizla yayilir, birbiri ardinca gelen katliamlar ve baskilar mesihî dönemin adeta habercisi olarak kabul edilir. Luria'nin ölümü sonrasinda da bu ümit devam etmektedir, 1600'lü yillara gelindiginde ise had safhaya ulasir. Sabetay Sevi (Zwi=Sebi) 1622 yilinda o dönemin en önemli Yahudi cemaatlerinden birinin yasadigi Izmir'de dogar. Küçük yaslardan itibaren dinî bir atmosferde büyür ve ailesinin isteklerinin tersine dinî bir egitim alir. Bu dinî egitim onu zamanla Kabbala'nin içine dogru iter. Kendi ruhî yapisinin da elverisli olmasindan dolayi genç yasta mistik bir hayat tarzini benimsemistir. Sevi'nin Zohar ile tanismasi ve ardindan da Luria'nin fikirlerini ögrenmesine paralel olarak gelisen düsünceleri baslarda pek fazla dikkate alinmaz. O Israil ulusunun dünyanin her tarafinda yasadigi sikintili ve acilarla dolu yasantisini kendisine mal etmektedir.

Ona göre mesihî kurtulusun gerçeklesmesine az bir zaman vardir. Genç Sabetay mesih oldugu iddiasiyla sinagoglarda vaazlar vermeye baslar. Tamamen Zohar'a dayanan bazi yorumlar yapar, geleneksel olan dinî kurallari hiçe sayarak yeni düzenlemeler getirir, dogal olarak Yahudi cemaati onu dislar. Yalniz özellikle Orta Avrupa'da meydana gelen Yahudi kiyimlarinin yarattigi gerginlik ve korku da halkin mesih beklentisini kuvvetlendirmektedir. Sabetay Sevi'nin hayatindaki dönüm noktasi Gazze'li teolog Nathan Levi ile tanismasi sonrasinda olacaktir. Nathan, Sabetay Sevi'nin beklenen mesih olduguna inanmaktadir ve Sevi'yi de buna inandirmistir. Nathan, tüm Yahudi cemaatlerine mektuplar yazarak mesihin geldigini ve mesihî dönemin basladigini belirtmektedir. Bu dönemde tüm kurallar ortadan kaldirilacaktir ve mesih, yeni tanrisal kurallar koyacaktir. Bunun ortodoks Yahudilerce kabul edilemez oldugu muhakkakti ve kisa sürede cemaatler ikiye ayrildi; Sevi'yi mesih kabul eden bazi cemaatler olmussa da genel olarak Izmir ve Istanbul cemaatleri ona karsiydilar. Fakat Sevi'nin hareketi beklenmedik bir hizla yayilmaya basladi, o kadar ki Amsterdam'dan Hamburg'a, Lugano'dan Kudüs'e Yahudiler gruplar halinde Osmanli topraklarina gelmeye basladilar. Bu durum karsisinda otoritelerini kaybetme korkusu içine giren Yahudi liderleri Sevi'yi öldürmeyi de basaramayinca, çareyi onu saraya ihbar etmekte buldular. O zamana kadar saraydan herhangibir hareket gelmemesine karsilik bir anda kalabaliklarin akini karsisinda idareciler önlem almak durumunda kaldilar. Sevi tutuklanarak hapsedildi. Ancak bu müritlerini korkutacagina daha da güçlendirdi, hücresi bir kralinki gibiydi ve ziyaretçilerle dolup tasiyordu. Bu siralarda siyasi ortam Osmanli ülkesinde de karisikti. Mehdi oldugu iddiasiyla ortaya çikan bazi kisiler vardi ve Sevi'nin hareketi onlara göre Deccal'in isaretiydi, çünkü Islâm inancinda Mehdi'nin gelisinden evvel Deccal'in gelecegi rivayet olunmaktadir. Bu siralarda, Sevi'nin çagdasi olan Niyazi Misri isminde bir sairi de dönemin önemli aktörlerinden biri olarak görmekteyiz. Misri, Mehdi oldugu iddiasiyla ortaya çikmisti ve daha sonralari kaderi de tipki Sevi'ninki gibi olacakti. Bazi kaynaklar bu iki din adaminin Istanbul'da bir araya geldigini yazmaktadirlar. 16 Eylül 1666'da Sevi divana çikartilarak ölümü ve yasami arasinda bir tercih yapmaya zorlanacaktir; ya müslüman olacaktir, ya da öldürülecektir. Sevi, Islâm dinini seçer. Sevi'nin din degistirerek müslüman olmasi konusu oldukça tartismalara açik bir meseledir. Tarihçiler bunu korkuya bagli olarak algilamislar ve Sevi'nin hareketinin düsünsel yapisini görmezden gelerek bunu basit bir sahte mesihlik hareketi olarak yorumlamislardir. Sabetayci kaynaklar bu konuda olabildigince sessiz kalmislardir, bunun nedeni Sevi'nin emirlerine dayanmaktadir. Sabetayciligin daha sonra deginilecek dinî yapisinda da görülecegi gibi inancin temelleri daima gizlilige dayanmaktadir. Yalniz Zohar'da varolan bir inanca göre "mesih kendi cemaati tarafindan kabul edilmeyecegi için bir baska dine geçecektir" ibaresi Sabetayci tefsirlerinde anlatilmaktadir. Isa da yine ayni sekilde Yahudiler tarafindan mesihligi kabul edilmeyerek ölüme mahkum ettirilmisti. Fakat Hiristiyan inanci onun öldügünü kabul etmemistir. Sevi, bizzat Nathan'in yazdigi bir mektuba göre Yahudi cemaatinin yok edilmesini önlemek için bir din degisikligi yapmistir. Fakat bu asla kalben yapilmamistir ve daha sonralari Sevi'nin kaybolusundan evvel yaklasmakta olan "Kipur" bayrami için Yugoslavya Yahudi Cemaatinden bir dua kitabi istemis olmasi da bunun en önemli kanitidir. Ben daha evvelki makalelerimde de Sabetay Sevi'nin hayati konusunda ayrintili bilgiler verdigimden burada konuyu daha kisa tutmak istiyorum. Ancak meraklilari için Gershom Scholem'in "The Mystical Messiah:Sabbatai Sevi" isimli devasa çalismasi bu konudaki basyapittir. Sonuçta Sevi kendisine verilen bir paye ile devlet hizmetine alinir (kapicibasi). Fakat zamanla Sevi'nin bu dini gerçekte benimsemedigi anlasilacaktir ve kendisi Arnavutluk'a sürgün edilecektir.

Onun Arnavutluk'a gitmesi sonrasinda dinî prensiplerine inanan bir topluluk ortaya çikmistir. Bu topluluk onunla beraber degil onun kaybolusu sonrasinda Islâm dinine toplu olarak geçmislerdir ve Sabetay Sevi'nin mesih olduguna inanan ve Kabbalizmin isiginda yepyeni bir Yahudi düsüncesini benimseyen Sabetaycilar tarih sahnesine çikmislardir. Sevi'nin Arnavutluk'ta bir magarada kayboldugu inanci vardir. Bu sebeple her sabah Sabetaycilarin deniz kiyilarina giderek mesihi beklemeleri buna dayanmaktadir. Sevi'nin öldügüne inanmayan müritleri onun tekrar gelecegini kabul etmektedirler. Sevi'den sonra Yakov Qerido (kayinbiraderidir) cemaat yönetimine geçer. Fakat zamanla cemaat arasinda bazi dinî konularda tartismalar yasanacaktir. Cemaat önce Yakov Qerido'nun Sevi'nin halifesi oldugunu benimseyen "Yakubîler" daha sonra da Sevi'ye bagli kalanlarin olusturdugu "Kapancilar" ve Baruhya Ruso isimli bir hahamin Sevi'nin halifesi olduguna inanan "Karakaslar" olarak üç gruba ayrilir. Bu gruplar zamanla kendi içlerinde yeni bir takim Kabbalistik yorumlar getirmislerdir ve her birinin dinî inançlari arasinda farkliliklar olmustur. Fakat Sevi'ye en bagli olan grup Kapancilar olmustur. Bu cemaatler 1924 yilina kadar Selânik'te birbiriyle iliski kurmadan yasamislardir. Fakat özellikle XIX. yüz yil sonrasinda toplumsal hayata girmeye baslamislardir. Sabetaycilarin dinî inançlarini tahlil ederken gözönüne alinmasi gereken nokta her cemaatin farkli özellikler tasimasidir. Genel olarak bu cemaatlere bakildiginda bunlar içte Yahudi, dista tamamen Müslüman bir kimlik içinde olmuslardir. Benzet-benzeme prensibini esas alan Sabetaycilar Selânik'te kendilerine ait dinî mekânlarda dua ederlerdi ve bunlar disaridan farkedilemeyecek kadar gizli evlerdi. "Khal" veya "Ortaevi" denilen bu dinî merkezlerde "Hoca" (Kapanci), "Ogan" (Karakas), "Peytan" (Yakubî) gibi sifatlarla adlandirilan din adamlari görev yapmaktaydilar. Bu din adamlari cemaatin kendi okullarinda egitim görmekteydiler. Kapancilar XX. yüz yilin ortalarina kadar süren aktif dinî yasamlarinda, Khal denilen dinî merkezleri kullandilar. Hoca veya "Sakalli" denilen din adamlari belirli zamanlarda yapilan merasimleri yönetirdi. Dualar tamamen Yahudilerinki ile ayni olmakla beraber Sabetay Sevi için okunan siirler mevcuttu ve bunlarin yanisira "Mezmurlar" (Tehilim) denilen Tanah bölümü hergün okunmaktaydi. Cemaat bir organizasyon olarak birbirine bagliydi, zenginlerden fakirlere dogru isleyen bir yardim mekanizmasi vardi. Zengin kisiler fakir olanlara yardim ederlerdi. Bu yardimlasma o kadar ileri gitmisti ki Selânik'ten Türkiye'ye gelinirken her Sabetaycinin gemi ücretini o dönemin en zengin kisilerinden olan tütüncü Kâzim Emin Efendi ödemisti. Kapancilar, dinî geleneklerinde Yahudilige en bagli olan gruptu. Karakaslar, Sabetay Sevi'nin halifesi olarak kabul ettikleri Osman Baba'ya (ya da dede) inanirlardi. Baruhya Ruso isimli bu kisi zamaninin önemli Kabbalistlerinden biri olarak kabul edilmekteydi. Onun soyundan gelen kisilerde bir kudsiyet olduguna inanilmaktadir. Bugün halâ dinî yapilarini muhafaza eden Karakaslar, Sabetay Sevi'nin prensiplerinden giderek uzaklasmislardir. Daha ziyade Ispanyolca dualarin agirlikli oldugu dinî sistemlerinde Osman Baba'ya kudsiyet yükleyen ifadeler mevcuttur. Bu grubun kendine ait din adamlarina "Ogan" denilmekle beraber "Hoca" lâkabi da kullanilmaktadir. Cemaat üyeleri arasinda bir yardimlasma genelde vardir. Din adamlari bugün halâ mevcudiyetini koruyan "Yesivalar"da egitim almaktadirlar. Hoca olabilmek için kisinin anne ve babasinin Karakaslardan olmasi ve evli olunmasi kosulu vardir. Genel inanç, mesihin tekrar kendi gruplarindan çikacak biri olacagidir. Yakubîler ilk olarak ana cemaatten ayrilan gruptur ve bunlar genellikle Islâm inancina en yakin grup olmustur. Özellikle disa en fazla açilan grup olarak ailelerde önemli ölçüde Avrupa'lilarla evlenmeler olmustur. Yakov Qerido'yu mesih olarak bekleyen Yakubîlerde dinî yapi bozulmus olmakla beraber özellikle Izmir'de çok önemli bir topluluklari oldugunu bilmekteyiz. Türk siyasi hayatindaki çok önemli kisiler bu cemaat kökenliydi. XIX. Yüx yilin sonundan itibaren Osmanli Imparatorlugu'nda yasanan kargasalik Sabetaycilari da yakindan etkilemistir. O döneme kadar tamamen gizli olarak sürdürdükleri dinî yasantilarina paralel olarak asla entegre olmadiklari devlet sistemine karsi bu tarihten itibaren bir yakinlasma hissetmeye baslamislardir. Bunun en önemli nedeni belki de Sabetaycilarin da milliyetçilik fikirlerinden etkilenmelerinde aranmalidir. O yillarda herkesin kendi kaderini tayin etme zorunlugunun ortaya çiktigini farkeden cemaatler, ellerinde bulundurduklari servetleri sayesinde politik roller üstlenmeye baslamislardir. Özellikle Selânik'in merkezden uzak ve kozmopolit yapisi içinde Ittihat ve Terakki, Masonluk ve Osmanli tarikatlerinde etkili olduklari söylenebilir. O kadar ki bu kurumlarin içindeki önemli noktalarda Sabetaycilari görmekteyiz. 1924'de Türkiye'ye yaptiklari zorunlu göç sonrasinda Sabetaycilarin ilk anlarda büyük bir bosluk yasadiklari farkedilebilir. O dönemdeki siyasi baskilar sebebiyle giderek dini yapilarda çözülmeler baslamistir. Artan dis evlilikler yoluyla kapancilar ve yakubiler genel olarak asimile olma sürecine girmislerdir. Siyasi hayatta etkinlik kazanan bazi kisilerin Sabetayci kökenleri konusunun Türk basininda tartisma konusu yapilmasina paralel olarak Sabetaycilik giderek artan bir sekilde hedef alinmaya baslanmistir. Savas sonrasinin yarattigi milliyetçi ortamda Sabetaycilar "dönme" lâkabiyla asagilanmislar, bu kökenden gelen kisilere karsi hakarete varan ifadeler kullanilmistir. Giderek Almanya'daki nasyonel sosyalizme paralel gelisen sovenizm Dönme-Mason-Yahudi üçgeni saplantisina kapilarak olaylarin arkasinda bu sebepleri aramistir. Selânik'teki serbest ve birlesik yasam sonrasinda yasanilan dagilma cemaatleri derinden sarsmistir. Baski ve korkular dinî ritüellerin yapilmasini azaltmis, cemaat üyeleri genel olarak kimliklerini gizleme yolunu seçmistir. Bu siralarda aslini sormadan "Kendini Türk kabul eden herkes Türktür" felsefesine dayali Kemalist milliyetçilik anlayisi Sabetaycilarin siki sikiya sarildiklari bir ideoloji haline gelmistir. Kaybettikleri menevî oratami da Masonlugun ritüelleriyle ikame yoluna gitmisler böylelikle Türkiye halkinin üstüne Modern-Atatürkçü-Batici bir anlayisla egemen olmuslardir. Bugün halâ Atatürkçü Düsünce Dernekleri üyeleri arasinda Sabetayci kökenli kisilerin olmasi bunun bir kanitidir. Sabetayci kimlik konusu ise oldukça muallakta kalmistir. Yaptigim incelemeler genel olarak Sabetaycilarin özellikle ilk iki kusaginda kimligin tamamen gizlenmesi ve Selânik'li oldugunu söylememe seklinde görülmektedir. Ancak üçüncü kusagin kökenini ögrendiginde, ailesi ve kendisiyle bir mücadeleye girdigi görülüyor. Bazi genç Sabetaycilar kendilerini Yahudi olarak görmekte, bazilari bu konunun kapanmasi gerektigine inanmakta, bazilari ise Sabetayci inançlarindan bir kimlik olusturmaktadirlar. Bu konuda hehangi bir kesin yargiya su an için ulasilamadigi açiktir. Fakat Sabetayci gençlerin bazi kurumsal hareketleri oldugu da bilinmektedir. Kuskusuz zamanla Sabetayciligin daha fazla arastirilmasi ile en azindan insanlarin Sabetayci kökenlerinden utanmamayi ögrenebileceklerini tahmin etmek herhalde çok yanlis olmayacaktir. Basta Türkiye Yahudi Cemaati olmak üzere hiçbir Yahudi cemaati ve Israil Sefarad ve Askenaz hahambasiliklari Sabetayciligi Yahudi dininin ve kültürünün bir parçasi olarak görmemektedirler. Sabetaycilarin 1917, 1991 ve 1996 da Yahudi dinine geçis istekleri reddedilmistir özellikle son iki çaba Israil'de politik olarak algilanmistir. Bugünün Türkiye'sinde özellikle devlet ve siyasi hayatta topluma yön veren önemli kislerin Sabetayci kökenli olmalari ve bunlarin Kemalist bir düsünceyi benimsemeleri toplumun bazi kesimlerinden tepkilere neden olmaktadir. Bu durumda alinacak bir dinI kararin Türkiye Yahudi Cemaati içinde bir tehlike yaratilacagina inanilmaktadir. Fakat 1996'da Israil "Giyur" (din degistirme) hahambasiliginin verdigi bir karar dikkat çekicidir. Buna göre Diaspora'da yasayan bir cemaatin Yahudiligi meselesinin Israil'de önemli olmadigi belirtilmektedir. Halbuki "Falasalar" (Etiyopyali Yahudiler) de ülkelerinde yasadiklari dönemde Yahudilikleri meselesi tartisilmisti. Görülüyor ki, bu konudaki kararlar tamamen politik olmaktadir. Ayrica Türkiye Hahambasiligi da iki güncel olay sirasinda (Halil Bezmen'in A. B. D deki demeçleri ve Israil gazetelerinde Sabetaycilikla ilgili yayimlanan yazilar sonrasinda) konuyla ilgili sorular yöneten basin mensuplarina Sabetaycilarin Yahudilikle ilgisi olmadigini israrla belirtmislerdir. Fakat Sabetaycilar kültür olarak Sefarad kültürünün bir parçasidirlar. Gelenekler ve kültürü olusturan diger unsurlar (yemekler, müzik, yasam biçimi gibi) açisindan Sefarad Yahudileri ile ayni kültür evrenini paylasmaktadirlar. Bu sebepledir ki, gündelik hayatta bu cemaatle iliskileri oldugu bilinmektedir. Dolayisiyla bu dislanma sunî olarak ortada bulunmaktadir. Zaten giderek Sabetayci-Yahudi evliliklerinde de son dönemlerde bir artis oldugu gözlenmektedir. Üstelik özellikle A. B. D ve Bati Avrupa'da Sabetaycilarin Yahudi topluluklarina karistiklari da bilinmektedir. Sabetaycilar bugün genel olarak dinsel aktivitelerini kaybetmislerse de, halen her üç topluluk içinde de varolan ve geleneksel yapiyi muhafaza eden aileler oldugu da bir gerçektir. Özellikle, Karakaslarin cemaatçi yapiyi koruduklari bilinmektedir. Sabetayci kökenli ailelerden gelen kisilerin bugünkü Türkiye'de ekonomik ve toplumsal yönden önemli roller üslenmis olduklari gözardi edilemez. Her ne kadar bu kisilerin genelde Sabetayciliga yaklasimlari kendilerini gizleme ve konuyu unutturma seklinde olmaktaysa da, unutulmamalidir ki bu kisileri sahip olduklari sosyal statüye ulastiran etkenlerin basinda Batili bir egitim anlayisinda gelisen ve Sabetayci kültürün özelliklerine dayali olan aile yapilarinin geleneksel Müslüman-Türk aile yapisindan farkli olmasi gelmektedir. Nitekim gerek toplumda milli gelirden aldiklari pay açisindan, gerek Türkiye'nin genel egitim seviyesinin üst sinirinda yeralmalarindan dolayi Sabetaycilar kolaylikla gündelik yasamda bir takim avantajlar elde etmislerdir. Kimliklerini gizlemelerinin de en önemli nedeni sahip olduklari ekonomik üstünlükleri kaybetme korkusuna dayanmaktadir. Özellikle varlik vergisi sirasinda devletin cemaat mensuplarina karsi takindigi olumsuz tavir ve ayrimcilik böyle bir endisenin nedeni olarak algilanabilir. Benim yapmis oldugum arastirmalarda, ailelerin ellerinde halen çok önemli ilk el kaynaklar oldugu ortaya çikmistir. Ancak anlamadiklari bir lisanda (Ibranice ve Ladino) yazilmis olan bu aile yadigârlari maalesef bu korkular nedeniyle gün yüzüne çikartilmamaktadir. Bu arada yine bana gelen bilgiler dogrultusunda, sanildiginin aksine Sabetaycilarin sadece büyük kentlerde yasamadiklari 1924 mübadelesi sonrasinda Bergama, Usak, Dikili, Soma gibi Ege'deki önemli merkezlere de yerlestiklerini tespit ettim. Bu merkezlerin özellikle günümüz de Türkiye ekonomisinde tasidiklari deger düsünülürse arastirmalarin ne kadar yetersiz kaldigi ortaya çikmaktadir. Sonuçta bugün bütün karsi çikislara ve reddetmelere ragmen bir Sabetayci cemaatin varoldugu açiktir. Bu cemaat üyelerinin üç farkli bakis açisini bir kez daha belirlemek gerekiyor. Genel olarak ilk iki kusak Sabetayciligin unutularak tarihe mal olmasi arzusundadir. Üçüncü kusakta da bu fikri destekleyenler oldugu gibi kendini Sabetayci inancin içinde gören ve geleneksel yapiyi muhafaza etmek isteyenlerin yanisira tamamen Yahudi olduguna inananlar da mevcuttur. Dolayisiyla Türkiye'de yasayan bu gizli ve önemli cemaatin tarihinin bir an evvel antropologlar, sosyologlar ve özellikle de tarihçiler tarafindan ele alinmasi gerektigine inaniyorum.
Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.