Bu Blogda Ara

Translate-Up=Lisan Çevirici

Welcome To My Blog - Yazı Köşeme Hoş Geldiniz!

Bu yazı köşemde yayımladığım yazılrı "Anonim, Alıntı Ve Kendime Ait" Olmak Üzere Neşredilmekte Olup, Siz Sayın Okurlarıma Kendi Deyimimle "Bilelim, Bildirelim, Bilgilendirelim" Saygılar Sunarım.

4 Mayıs 2006 Perşembe

"500 Yıllık Düzen"

500 Yıllık Düzen

Soguk Savas'ın bitimi ve ABD'nin tek süper güç olarak belirmesinin hemen ardından, Başkan George Bush'un, Henry Kissinger'in "sag kollarindan biri" sayılan Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft ile tasarlayıp gündeme getirdigi "Yeni Dünya Düzeni" kavramı çok tartışılır oldu. Kimileri, bu yeni Düzen'de bir tür Pax Americana ummaya başladılar. ABD'nin önderliginde daha özgür ve barışçı bir dünya kurulacağını beklediler. Irak'in Kuveyt'i işgalini cezalandıran Körfez Savaşı ile başlayan sürecin, artık dünyada zorbalık çağını büyük ölçüde sona erdirdigini duyurdular.
Fakat bu yeni Düzen, tartisma götürmeyecek bir biçimde, üstte tarif edilen süslü tabloyu gerçeklestirmedi. Evet, Soguk Savas bitmis, ideolojik çatismalar büyük ölçüde geri kalmisti ama dünyanin belli bölgeleri, eskisine oranla çok daha fazla çatismaya sahne oluyordu. Bunun en belirgin örnegi kuskusuz Bosna-Hersek'te yasandi. 200 bin Müslüman, Sirp saldirganliginin sonucunda yasamini yitirdi. Benzeri etnik çatismalar daha baska bölgelerde, ancak Azerbaycan, Çeçenya gibi örneklerde oldugu gibi özellikle müslümanlarin yasadigi cografyalarda da gerçeklesti.

Peki bu durumu nasil yorumlamak gerekiyordu? Soguk Savas'in bitimiyle birlikte ABD önderliginde huzur ve baris dolu bir Yeni Dünya Düzeni kurulacagi ilan edilmisken, eskiye göre çok daha fazla kan akmisti. Ve bu kanlarin önemli bir bölümü müslüman kaniydi.

Bazi yorumlara göre, bu son derece normaldi, çünkü Soguk Savas'in bitmesi, sosyalizm ve kapitalizm arasindaki uzun çatismayi sona erdirmisti ve artik birlesmis olan modern dünyaya karsi tek alternatif ve muhalefet Islam'di. Yeni Dünya Düzeni, bu yeni kutuplasmanin bir ifadesiydi. Nitekim kisa bir süre sonra Amerikali stratejist Samuel Huntington ortaya çikti ve dünyanin gelecek yüzyilda büyük bir "medeniyetler çatismasi"na sahne olacagini öne sürdü. Huntington'a göre, artik ideolojiler ölmüs ve dinlerden kaynak bulan medeniyetler çagi geri dönmüstü. En büyük çatismanin ise, Bati ve Islam medeniyetleri arasinda yasanacagini haber veriyordu. Huntigton'a göre, müslümanlarin Bosna-Hersek'te Batililar'dan destek beklemelerinin de bir anlami yoktu. "Medeniyetler çatismasi" çoktan baslamisti ve artik saflar belirleniyordu. Islam dünyasinin öteki bölgelerindeki çatismalara da dikkat çekmis ve "Islam'in kanli sinirlari" oldugundan söz etmisti. (Bu "kanli sinirlar"dan ise, müslümanlari sorumlu tutuyordu, temsilcisi oldugu Bati medeniyetini temiz göstermek için.)

Bazi yorumcular ise Yeni Dünya Düzeni'nin pembe tablosunu savunmaya devam ettiler. Onlara göre, ortada büyük bir çatisma yoktu ve olmayacakti da. Bosna'da ve diger Islam cografyalarinda akan kanlar, yerel bir takim saldirganliklarin sonucuydu ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir parçasi degildiler. Yeni Dünya Düzeni, bu olumsuzluklari ortadan kaldirmayi amaçliyordu.

Bu iki farkli yorum karsisinda durup düsünmek gerekir. Gerçekten yakin gelecekte Bati ve Islam arasinda bir çatisma yasanacak midir? Daha da önemlisi, Bati, bu çatismayi gözönünde bulundurarak simdiden rakip tarafa kasi eyleme mi geçmistir? Islam'in "kanli sinirlar"a sahip olmasinin nedeni bu mudur? Yeni Dünya Düzeni, dünyaya baris ve adalet dagitmak için mi tasarlanmistir? Yoksa bu süslü laflar arkasinda yeni bir cephe mi olusturulmaktadir? Yeni Dünya Düzeni'ni kurmaya soyunan medeniyet, kendinden olmayanlara, yani en basta müslümanlara karsi dostluk daveti mi, yoksa bir "komplo" mu içermektedir. Bunlar çok kisinin zihnini mesgul eden önemli sorulardir.

Ancak biz, bu sorulari cevaplandirmak için farkli bir yol izleyecegiz. Eger Yeni Dünya Düzeni'nin gerçek içerigini merak ediyorsak, öncelikle yapilmasi gereken Yeni Dünya Düzeni'ni ilan eden medeniyeti tanimaktir. Eger bu medeniyetin kimligini ve yöneticilerini dogru tespit edebilirsek, niyetlerini, özellikle de karsi tarafa yönelik niyetlerini daha iyi belirleyebiliriz.

Bugün pek çok insan Bati'yi çok iyi tanidigini iddia edebilir. Oysa dünya kimi zaman göründügünden, gösterildiginden çok daha farkli olabilmektedir. Bu nedenle, Bati'yi tanimak için, öncelikle Bati'nin resmi tarihini ve resmi görüntüsünü asmak gerekmektedir.

Resmi Tarih ve Resmi Görüntü
Bir resmi, bir de gerçek tarihin oldugu herkesçe bilinir. Resmi tarih, tarihi yazanlarin?daha dogrusu yazdiranlarin?olaylari istedikleri gibi yorumlamalarindan ve çarpitmalarindan dogar. Bir ülkenin tarihini yazdiranlar, ki bunlar o ülkeyi yönetenlerdir, kimi zaman tarihi resmi ideolojiyi saglamlastiracak bir araç olarak görürler. Öyle ki iki ülke arasinda geçmis olan bir savasin, her iki ülkede de "zafer bayrami" olarak kutlandigi durumlar bile vardir: Her iki tarafin tarih kitaplari da savasi kendilerinin kazandigini yazmaktadir...
"Resmi"lik yalnizca tarih için degil, bugün için de geçerlidir. Resmi tarihi tarihçiler yazarken, resmi görüntüyü de devlet ve medya belirler. Buna, çogu ülkede çok sayida medya kurulusu oldugu ve bunlarin farkli konularda farkli yorumlar yaptigi noktasindan yola çikarak itiraz edilebilir. Ama dikkat edilirse, medyanin büyük çogunlugu, aralarinda baska konularda ne anlasmazlik olursa olsun, "düzen" konusunda konsensüse varmis durumdadir. Düzene alternatif olanlar ise, dislanirlar ve belki daha da önemlisi güvenilir kaynak olarak kabul edilmezler.

Ünlü Amerikali dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam Chomsky, Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli Ilüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düsünce Kontrolü) adli kitabinda, medya yoluyla düsünce kontrolünün nasil yapildigini detaylariyla anlatir. Chomsky'nin bildirdigine göre, en özgür ve demokratik toplum olarak bilinen ABD'de bile çok etkili bir "düsünce kontrolü" vardir. Amerikan devleti, özellikle yüzyilin basindan bu yana, totaliter yöntemler kullanmaktadir. ABD'nin yönetici elitlerini buna zorlayan sey, toplumun pek çok konuda kendilerinden farkli düsünmesidir. Özellikle dis müdahale konularinda Amerikan halki geleneksel olarak isteksizdir; oysa silah tüccarlarindan uluslararasi sirketlere kadar pek çok güç merkezi ile birlikte (ve onlarin destegiyle) Beyaz Saray'da oturan politikacilar, dis müdahaleyi çogu kez bir zorunluluk olarak görürler. Bu durumda ne yapilmalidir? Elbette politika halka ragmen olusturulacaktir ama açik açik totaliter olan devletlerde oldugu gibi, halkin kafasini ezerek degil, propaganda yoluyla "riza"sini olusturarak. Chomsky, "riza üretme" olarak adlandirdigi bu yöntemin çok sayida örnegini veriyor.1 Bazilarina kitabin ilerleyen bölümlerinde deginecegiz.

Burada düsünülmesi gereken bir soru, bu resmi tarih ve resmi görüntü kavramlarinin ve bunlarla yapilan düsünce kontrolünün hangi boyutlara kadar geçerli oldugudur. Ülke boyutunda, sözkonusu kavramlarin, ülkeyi yöneten elitlerden ve onlarin kurdugu düzenden kaynaklandigini belirttik, gerçek tarih ve yorumlari onlarin çarpittigini söyledik; ki bu zaten pek bilinmeyen bir sey degildir.

Peki resmi tarih ve resmi yorum dünya bazinda da geçerli midir? Bugün dünyaya egemen olan Bati uygarligidir. Dogal olarak da bu uygarligin, kurdugu dünya düzeni için bir resmi tarih ve resmi yorum yaratma çabasi olmalidir. Bu uygarligi yönetenlerin, egemenliklerini korumak ve saglamlastirmak, düzenlerini ayakta tutmak için böylesi bir yol izlemesi dogaldir.

Ancak bu noktada biraz ürpertici bir gerçekle karsi karsiya kaliyoruz. Eger Bati uygarligi tarafindan kurulmus olan dünya düzeninin üretilmis bir resmi tarihi ve resmi görüntüsü varsa, bu, insanlarin büyük kisminin zihnine etki ediyor demektir. Mevcut dünya düzenini benimseyen insanlar, bu büyük telkinin etkisi altina girmis olmalidirlar ve kendi kendilerine de bu kapali zihin sistemini yirtip disari çikmalari oldukça zordur. Baliklar nasil suyun içinde yasadiklarinin farkinda degillerse, dünya düzeninin resmi tarihi ve resmi görüntüsü ile aldatilmis olan insan da kapali bir düzenin içinde yasadigini farkedemez.

Dolayisiyla insanin etrafindaki tüm yalanlardan kurtularak gerçek dünyayi taniyabilmesi, kendi basina yapabilecegi bir is degildir. Bu isi yapmak için "entellektüel" bir çabaya giristiginde kullanacagi düsünce ve arastirma yöntemleri bile aslinda dünya düzeni tarafindan belirlenmistir. Örnegin gerçek dünyayi anlamak için yola çikan bir insan, büyük ihtimalle kurulu düzenin felsefi dayanaklarina basvurmadan edemeyecektir. Aydinlanma çaginin "akil" modeliyle düsünecek, pozitivist bilimsel metodolojiyi kullanacak, kendisine empoze edilen mantik yapisini ve deger yargilarini terkedemeyecektir. Bu halde pek fazla mesafe kaydedemez.

Kisacasi, eger bir insan, kurulu dünya düzeninin kendisine tanitilandan farkli oldugunu düsünüyor ve gerçegi ariyorsa, o düzenin kistaslarini kendisine rehber edinmemelidir.

Öyleyse, neyi rehber edinmelidir!...

Yazan: TOLES
˙Her Hakkım Saklıdır®™

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.